İnsan, yürürken geride bıraktığı izlerden çok, cebinde taşıdığı sessizliklerle tanınır. Günün ilk ışığı sokak lambalarının cılız sarılığını yuttuğunda, şehir henüz kendi gürültüsüne uyanmamıştır. İşte o belirsiz eşikte, eşiklerin ve geçişlerin tam ortasında, içimizdeki o en eski soru kıpırdar: Biz gerçekten Neredeyiz ve Kiminle yürüyoruz?

Modern zamanlar bize sürekli bir yere varma vaadi sundu. Hızlı koşmayı, erken uyanmayı, her anı bir verim nesnesine dönüştürmeyi öğretti. Fakat yürürken toprağa basmayı, durup bir ağacın kabuğuna dokunmayı unutturdu.

Bir yerlere yetişme telaşıyla atılan her adım, aslında durduğumuz yeri biraz daha belirsizleştirdi. Bir anın içinde kalabilmek, o anın tadını bir imgeler silsilesine dönüştürmeden yaşayabilmek artık bir tür direnişe dönüştü.

Çünkü insan, nesnelerle değil; sızılarla ve sevinçlerle biçimlenir.

Bir fincanın sıcaklığında aradığımız şey içecek değil, o sıcaklığın avuç içlerimizde bıraktığı sığınma hissidir. Bir dostun sesinde aradığımız şey kelimeler değil, kelimelerin arkasındaki o tanıdık yankıdır. Oysa şimdi her şey bir çırpıda tüketilmeyi bekleyen birer nesneye dönüştü: Cümleler hızlı, bakışlar teğet, karşılaşmalar yüzeysel.

Belki de iyileşmek, en baştan başlamak demektir. Hızın eksiltip yok ettiği ne varsa, yavaşlığın dinginliğiyle yeniden inşa etmek... Avuçlarımızda kuruyan gölgeleri suya bırakıp, sadece "var olmanın" o yalın ve gösterişsiz mucizesine teslim olmak.

Çünkü hayat, tamamlanması gereken bir ödev değil; sadece yaşanmayı bekleyen bir imkândır.

Ve insan, başını kaldırıp kendi içindeki gökyüzüne baktığı ölçüde insandır.


YALÇIN SEVİM